
Bir zamanlar, Gökkuşağı Vadisi adında neşeli bir yer vardı. Burada çiçekler şarkı söyler, ağaçlar dans eder, bulutlar pamuk şekeri gibi yumuşacık süzülürdü. Vadinin en önemli sakini ise Rüzgâr'dı. Ama bu sıradan bir rüzgâr değildi. O, her şeye isimlerini fısıldayan, nazik ve yardımsever bir rüzgârdı. Sabahları Papatya'ya 'Günaydın Papatya' diye fısıldar, öğlenleri Meşe Ağacı'nın yapraklarına 'Hoşça kal, Meşe' diye dokunur, akşamları da dereye 'İyi geceler, Derecik' diye şarkı söylerdi. Herkes onun bu fısıltılarıyla kendi ismini hatırlar, böylece mutlu olurdu. Rüzgâr da herkese isimlerini hatırlattığı için çok mutluydu. Ta ki o unutulmaz güne kadar...

Bir bahar sabahı, Rüzgâr her zamanki gibi vadide dolaşırken, aniden çok güçlü ve yepyeni bir koku aldı. Bu, daha önce hiç koklamadığı, uzak dağların ardından gelen, büyülü bir çiçeğin kokusuydu. Merakına yenik düşen Rüzgâr, 'Acaba bu koku nereden geliyor?' diye düşünerek, vadiden ayrılıp dağlara doğru hızla yol almaya başladı. O kadar hızlı uçtu, o kadar çok döndü ve o kadar derin düşündü ki, bir süre sonra kafasının içi sadece o büyülü kokuyla doldu. Dağları aştı, nehirleri geçti ve sonunda kocaman, parlak turuncu bir güneş çiçeği tarlasına ulaştı. Çiçekler o kadar güzeldi ki, Rüzgâr hayranlıkla onların etrafında dans etmeye başladı. Ama tam o sırada, çok tuhaf bir şey oldu. Kendi kendine, 'Ben... ben kimim?' diye sordu. Ve cevap gelmedi. Kendi ismini unutmuştu!

Kendi ismini unutan Rüzgâr, çok üzüldü. 'İsmi olmayan bir rüzgâr ne yapar ki?' diye düşünerek, üzgün üzgün Gökkuşağı Vadisi'ne geri döndü. Ama artık eskisi gibi değildi. Papatya'ya uğradığında, ona sadece 'Merhaba' diyebildi. Papatya şaşırdı, 'Rüzgâr, bana ismimi söylemedin!' diye fısıldadı. Rüzgâr utandı ve uzaklaştı. Meşe Ağacı'na gitti, 'Selam' dedi. Meşe Ağacı'nın yaprakları hüzünle hışırdadı, 'Sen benim adımı bilmiyorsun artık, değil mi?' Rüzgâr'ın içi acıdı. Bütün vadi, Rüzgâr'ın onlara artık isimlerini fısıldamadığını fark etti. Çiçekler solmaya, ağaçlar sessizleşmeye, dereyin şarkısı hüzne dönüşmeye başladı. Herkes hem kendi isimlerini hatırlamakta zorlanıyor, hem de dostları Rüzgâr'ın bu haline çok üzülüyordu.
O günlerde vadide, Zeki Kirpi adında çok meraklı bir arkadaş yaşıyordu. O, her sorunun bir çözümü olduğuna inanırdı. Vadinin mutsuzluğunu ve Rüzgâr'ın üzüntüsünü görünce, harekete geçmeye karar verdi. Yanına neşeli Sincap'ı ve bilge Baykuş'u aldı. Hep birlikte Rüzgâr'ın yanına gittiler. 'Merhaba, İsimsiz Arkadaş,' diye nazikçe seslendi Zeki Kirpi. 'Seni tekrar mutlu görmek istiyoruz. Unuttuğun şeyi birlikte bulabiliriz. Sana yardım etmemize izin verir misin?' Rüzgâr, biraz umutlanarak, hafifçe esneyip 'Evet' dedi. Baykuş, 'Bir isim, kişiyi en iyi yapan şeylerde saklıdır,' diye bilgece öttü. 'Sen en çok ne yapmaktan hoşlanırdın?' Rüzgâr düşündü ve 'Herkese isimlerini fısıldamaktan,' diye cevap verdi.
Sincap heyecanla zıpladı, 'O zaman gel, seni en çok mutlu eden yere götürelim!' Hep birlikte, vadinin en yüksek tepesine, Şarkı Tepesi'ne çıktılar. Buradan bütün vadi görünüyordu. Zeki Kirpi, Rüzgâr'a döndü ve 'Şimdi, vadide gördüğün herkese, onların sana hatırlattığı şeyi söyle. Bakalım neler olacak?' dedi. Rüzgâr biraz tereddüt etti. Sonra, usulca esmeye başladı. İlk önce, parlak sarı çiçeğe doğru eserek, 'Sen... sen bana neşeyi hatırlatıyorsun,' dedi. Sarı çiçek sevinçle, 'Ben Papatya'yım!' diye bağırdı. Rüzgâr şaşırdı ve içinde bir kıvılcım çaktı. Sonra, gür yapraklı ağaca doğru eserek, 'Sen... bana gücü ve dayanıklılığı hatırlatıyorsun,' dedi. Ağaç gururla, 'Ben Meşe'yim!' diye hışırdadı. Rüzgâr'ın içindeki kıvılcım büyümeye başladı.
Rüzgâr, heyecanla vadinin her köşesine doğru esmeye devam etti. Dereye, 'Sen bana şarkıyı hatırlatıyorsun!' dedi. Dere, 'Ben Şırıltılı Dere'yim!' diye coşkuyla karşılık verdi. Bulutlara, 'Siz bana hayali hatırlatıyorsunuz!' dedi. Bulutlar, 'Biz Pamuk Bulutlar'ız!' diye güldü. Her birine, onların özelliklerini söyledikçe, onlar da isimlerini sevinçle haykırdı. Ve her isim haykırıldığında, Rüzgâr'ın hafızasından bir parça daha yerine oturuyordu. Sonunda, bütün vadi bir isim şenliğine dönüştü. Herkes ismini söylüyor, Rüzgâr da onları tekrarlıyordu. O an, Zeki Kirpi, Sincap ve Baykuş'un gözleri önünde, Rüzgâr'ın içindeki küçük kıvılcım parlak bir ışık topuna dönüştü. Rüzgâr, vadinin üzerinde neşeyle bir daire çizdi ve gür bir sesle, 'BENİM ADIM FISILTI!' diye haykırdı. İşte buydu! Onun gerçek, unutulmaz adı: Fısıltı.
Fısıltı, ismini yeniden bulduğu için o kadar mutluydu ki, bütün gece vadide dans etti ve herkese isimlerini bir bir, sevgiyle fısıldadı. Ertesi gün, Gökkuşağı Vadisi eskisinden daha canlı, daha renkli ve daha neşeliydi. Fısıltı, artık asla unutmayacağı çok değerli bir ders öğrenmişti: Bir ismi hatırlamanın en iyi yolu, onu başkalarına söylemek ve onlarla paylaşmaktı. Zeki Kirpi, Sincap ve Baykuş ise en iyi dostlarının mutluluğuyla gurur duyuyorlardı. Fısıltı, bazen yine uzaklardan gelen yeni kokuların peşinden gitmeye devam etti. Ama artık yanına, dostlarının ona verdiği küçük, altın bir yapraktan yapılmış bir düdük alıyordu. Üflediğinde, vadinin tüm isimlerinin melodisini çalıyor ve böylece kendi adını asla unutmuyordu. Ve Gökkuşağı Vadisi'nde, herkes birbirinin ismini bilmenin ve söylemenin verdiği sıcaklıkla, sonsuza dek mutlu yaşadı.