
Selin, pencereden dışarı bakarken, gökyüzünde tuhaf bir şey fark etti. Bulutların arasında, kanatları olan bir kale uçuyordu! Hemen kardeşi Can'ı çağırdı. 'Can, bak! Gökyüzünde uçan bir kale var!' dedi heyecanla. Can pencereye koştu, ama gözlerini kırpıştırarak, 'Nerede? Ben sadece bulutlar görüyorum' diye karşılık verdi. Selin şaşkındı. Kale o kadar parlaktı ki, nasıl görmezdi? Tam o sırada, apartmanın karşısındaki pencerede, yaşıtları Efe ve Zeynep'in de kafalarını çıkarıp gökyüzüne baktıklarını gördü. Onlar da gözlerini kocaman açmış, uçan kaleyi izliyorlardı. Demek ki bu gizemli kale, sadece bazı çocukların görebildiği bir şeydi!

Ertesi gün okulda, Selin, Can, Efe ve Zeynep bir araya geldiler. Hepsi aynı uçan kaleyi gördüklerini anlattılar. Zeynep, 'Kalenin kanatları gökkuşağı gibi renk renk' dedi. Efe ekledi, 'Ve her kanat çırpışında, etrafa ışıltılı tozlar saçılıyor.' Can hâlâ göremediği için biraz üzgündü. Selin, 'Belki de onu görmek için özel bir anda bakmak gerekiyordur' diye düşündü. O akşamüstü, dördü de Selin'in odasında toplandılar. Tam gün batımı başlarken, uçan kale yeniden belirdi! Bu sefer daha alçaktan uçuyordu ve üzerinde küçük, parlak bayraklar dalgalanıyordu. Can birden, 'İşte! Şimdi görüyorum!' diye bağırdı. Gözleri parlıyordu. Demek ki gün batımı, kaleyi görmenin anahtarıydı!

Kale, yavaşça mahallenin üzerinde daireler çiziyordu. Sonra, en tuhaf şey oldu: Kalenin en yüksek kulesinden, gümüş rengi bir merdiven sarkmaya başladı! Merdiven, doğruca Selin'in balkonuna uzandı. Çocuklar heyecanla balkona koştular. Merdiven, bulutlardan yapılmış gibi yumuşak ve hafif görünüyordu. Selin, cesaretini toplayıp ilk adımı attı. Ayağı, sanki pamuğa basıyormuş gibi hissediyordu. Diğerleri de onu takip etti. Merdiveni tırmanırken, etraflarındaki hava ısınmaya ve tatlı bir müzik sesi duymaya başladılar. Yukarı çıktıkça, mahalleleri aşağıda minik bir oyuncak gibi görünüyordu. Hiç korkmuyorlardı, çünkü merdiven onları güvenle taşıyordu.
Kalenin kapısına vardıklarında, kapı kendiliğinden açıldı. İçerisi, tıpkı bir masal kitabındaki gibiydi: Duvarlar canlı renklerde, tavandan yıldızlar sarkıyordu ve yerde yumuşak, bulut halılar vardı. Karşılarında, kanatları olan küçük, neşeli bir yaratık duruyordu. 'Ben Kaledar Kubilay'ım' dedi gülümseyerek. 'Buraya, hayal gücü hâlâ taze olan çocukları bekliyorum. Büyükler zamanla bu kaleyi görmeyi unutuyorlar.' Çocukları gezdirmeye başladı. 'Burası Rüya Kütüphanesi' dedi, içi parlak kitaplarla dolu bir odayı göstererek. 'Her kitap, bir çocuğun henüz anlatılmamış macerasını saklıyor.' Zeynep, 'Şu mavi kitap benim olabilir mi?' diye sordu. Kitap, cevap verircesine hafifçe parladı.
Bir sonraki oda, 'Yaratıcılık Atölyesi'ydi. Burada, havada uçuşan boya fırçaları, kendi kendine şekil alan kil parçaları ve notaları görünür olan bir piyano vardı. Efe piyanonun bir tuşuna dokundu ve pembe bir nota havaya yükseldi. Can, kil ile uçan bir araba yapmaya çalıştı ve kil gerçekten kanat çırpmaya başladı! Kubilay, 'Burada, düşündüğünüz her şey biraz gerçek olabilir, yeter ki içinizdeki çocuğu dinleyin' dedi. Selin, pencereden dışarı baktı. Kale, şimdi deniz üzerinde uçuyordu. Aşağıda, balinalar su fışkırtıyor ve denizatları havada dans ediyor gibi görünüyordu. Her şey o kadar büyülüydü ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar.
Kubilay, onları en üst kuleye götürdü. Burası 'Gözlem Odası'ydı. Duvarlar şeffaftı ve dünyanın her yerinden, o anda hayal kuran çocukları gösteriyordu. Kimi resim yapıyor, kimi yeni bir oyun icat ediyor, kimi de gökyüzündeki şekillere bakıp hikayeler uyduruyordu. 'Gördüğünüz gibi' dedi Kubilay, 'hayal gücü, kalbi saf olan her çocuğun içinde yaşar. Bu kale de o hayallerin bir yansıması. Ama unutmayın, büyüdüğünüzde de içinizdeki bu sihri koruyabilirsiniz. Sadece ara sıra gökyüzüne bakın ve gün batımını izleyin.' Çocuklar, dünyayı bu kadar güzel bir yer olarak görmenin ne kadar harika olduğunu düşündüler.
Gün batımı renkleri solmaya başlayınca, Kubilay, 'Artık dönme vakti' dedi biraz hüzünlü. 'Ama istediğiniz zaman geri gelebilirsiniz. Kalenin kapısı, gerçekten görmek isteyen her çocuğa açık.' Onları aynı gümüş merdivenden geçirdi. Her biri, vedalaşırken Kubilay'a sarıldı. Merdiveni aşağı indiklerinde, arkalarına baktılar. Uçan kale, kanatlarını çırparak yavaşça bulutların arasında kayboluyordu. Ama artık biliyorlardı ki, o oradaydı. Eve döndüklerinde, aileleri 'Neredeydiniz?' diye sordu. Hepsi bir ağızdan, 'Sadece hayal kuruyorduk!' diye cevap verdiler ve gülümsediler. O gece, her biri rüyalarında renkli kanatlar, uçan merdivenler ve sihirli kitaplar gördü. Ertesi gün okulda, bahçede oynarken, gün batımında gökyüzüne baktılar ve birbirlerine gülümsediler. Kaleleri oradaydı, her zaman olacağı gibi.