
Güneş'in her sabah göz kırptığı bir ülkede, adı Renkli Kalpler Köyü olan şirin bir yer vardı. Bu köyde yaşayan herkes dünyayı siyah, beyaz ve gri tonlarında görürdü. Ağaçlar gümüşi griydi, çiçekler beyazdı, gökyüzü ise açık kurşuni bir renge sahipti. Burada yaşayan küçük Can, diğer çocuklardan biraz farklıydı. Can'ın kalbi, renkleri duyabiliyordu. Evet, yanlış duymadınız! Can, renkleri duyabiliyordu. Kırmızı, ona davulun gümbürtüsü gibi gelirdi; mavi, bir flütün nazik nağmelerini hatırlatırdı; sarı ise minik zillerin şıngırtısı gibi çınlardı kulağında. Can'ın en büyük hayali, duyduğu bu renk müziklerini herkese gösterebilmek, bir ressam olmaktı. Annesi ona, 'Canım, biz renkleri göremiyoruz, ama sen onların sesini duyabiliyorsun. Belki de sen, köyümüze yeni bir güzellik getirecek olan kişisindir,' derdi.

Bir gün, Can, köyün kenarındaki büyük, gri görünen ağacın altında oturmuş, elindeki fırçayla boş bir tuvali karıştırıyordu. Aniden, rüzgar hafifçe esmeye başladı ve yaprakların hışırtısıyla birlikte, Can'ın kulağına tatlı, cıvıl cıvıl bir ses geldi. Bu, turuncunun sesiydi! Bir portakalın olgunlaşma şarkısı gibiydi. Hemen fırçasını, yanındaki boyalara daldırdı ve tuvalde bir daire çizdi. Köyden geçen Ayşe Teyze, 'Can, ne yapıyorsun orada?' diye sordu. Can, 'Turuncuyu resmediyorum, Ayşe Teyze! Dinleyin, ne kadar neşeli bir ses!' dedi. Ayşe Teyze biraz şaşırdı, ama yaklaşıp baktığında, tuvaldeki turuncu daireyi göremedi. Ona sadece açık gri bir leke göründü. Can biraz üzüldü, ama pes etmedi. 'Belki de sadece gösteremiyorum,' diye düşündü, 'Belki de onları hissettirmeliyim.'

Can, ertesi gün köy meydanına büyük bir tuval ve çeşitli boyalar getirdi. 'Herkesi duyduğum renk şarkılarını hissetmeye davet ediyorum!' diye seslendi. Önce, mavinin serin, huzur veren melodisini düşündü. Fırçasını mavi boyaya batırdı ve tuvalde dalga dalga çizgiler çizmeye başladı. Sonra, yeşilin taze, canlandırıcı ezgisini hatırladı ve ağaçlar, yapraklar ekledi. En son, kırmızının coşkulu, enerjik ritmini duyarak, tuvalin ortasına parlak bir şekil yerleştirdi. Köylüler toplanmış, onu izliyordu. Resim bittiğinde, Can, 'Şimdi, lütfen gözlerinizi kapatın ve resmime dokunun,' dedi. Küçük kız Ela, gözlerini kapattı ve parmaklarını tuvalde gezdirdi. 'Vay canına!' diye haykırdı, 'Mavinin olduğu yer serin ve pürüzsüz hissediliyor, sanki bir dere gibi! Kırmızı kısım ise sıcak ve enerji dolu, kalbim daha hızlı atıyor!' Diğer köylüler de denedi ve her biri, dokundukları yerlerde farklı duygular hissettiklerini söyledi.
Bu olaydan sonra, Can'ın ünü tüm köye yayıldı. Artık herkes, onun 'hissedilen resimlerine' dokunmak için sıraya giriyordu. Can, her resim için farklı dokular kullanıyordu: pürüzsüz boyalar, tırtıklı çizgiler, kabartmalı noktalar. Bir gün, köyün en yaşlı bilgesi dede Ziya, Can'ın yanına geldi. 'Evladım,' dedi, 'Sen bize, gözlerimizle göremediğimiz bir dünyayı kalplerimizle hissetmeyi öğretiyorsun. Belki de gerçek güzellik, görmekte değil, hissetmekte ve duymaktadır.' Can, bu sözlerden çok etkilendi. Köy meydanına dev bir resim yapmaya karar verdi: Gökkuşağının Resmi. Bütün renklerin müziğini bir araya getirecekti. Günlerce çalıştı; her rengin sesini, dokusunu ve hissini tuvaline aktardı.
Büyük resim tamamlandığında, Can tüm köy halkını davet etti. 'Bu, gökkuşağının şarkısı,' dedi. Herkes sırayla resme dokundu. Kimi, 'Buradaki yumuşak kısım, annemin ninnisi gibi!' dedi. Başka biri, 'Bu tırtıklı çizgiler, koşarken hissettiğim rüzgar gibi!' diye ekledi. O anda, mucizevi bir şey oldu. Köylüler, dokundukları yerlerden yayılan duyguların, aslında bir uyum içinde olduğunu fark ettiler. Her bir doku ve his, bir nota gibiydi ve hep birlikte, güzel bir melodi oluşturuyordu. Gözleriyle göremedikleri renkler, kalpleriyle bir müzik olup doldu içlerine. Can, sonunda bir ressam olmuştu; ama sadece boya kullanan bir ressam değil, kalplere dokunan, duyguları resmeden bir ressam. Renkli Kalpler Köyü, artık gerçekten renkli kalplere sahipti. Ve her sabah, güneş doğduğunda, köylüler artık sadece gri tonları görmediklerini, aynı zamanda dünyanın gizli müziğini hissettiklerini biliyorlardı.