
Küçük kasabanın en renkli evinde, Rüya adında bir kız yaşardı. Rüya'nın en büyük tutkusu resim yapmaktı. Fırçasıyla bulutlara gülümser, çiçeklere şarkı söyletirdi. Bir gün, yağmurdan sonra gökyüzünde muhteşem bir gökkuşağı belirdi. Rüya, her zamanki gibi yedi rengi saydı: Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert, mor. Ama o da ne? Gökkuşağının tam ucunda, morun ötesinde, soluk ama kesinlikle farklı bir ışıltı daha vardı! Bu, daha önce hiç görmediği, adını bile bilmediği sekizinci bir renge benziyordu. Rüya'nın kalbi heyecanla çarptı. 'Bu gizli rengi bulmalı ve resmime eklemeliyim!' diye düşündü.

Hemen hazırlandı. Yanına sevimli, konuşan fırçası Fırfır'ı, renk cücesi tüplerini ve büyük, boş bir tuval aldı. İlk durağı, gökkuşağının göründüğü tepedeki Şarkılı Pınar oldu. Suya baktı, su berraktı ama gizli renk yoktu. Sonra pınarın şırıltısı konuştu: 'Ressam kız, belki de renk sadece gökte değil, yeryüzünün neşesindedir.' Rüya, bu söz üzerine kasabaya indi. Çiçekçi Teyze'nin rengarenk lalelerine, Bahçıvan Amca'nın dev ayçiçeklerine baktı. Hepsi güzeldi ama o özel, bilinmeyin ışıltıyı taşımıyordu. Biraz hayal kırıklığına uğramıştı ki, parktaki salıncakta sallanan küçük bir kızın kahkahasını duydu. Kahkaha öyle içten ve saf geliyordu ki, Rüya için aniden bir ilham şimşeği çaktı!

Rüya, 'Belki de renk, bir şeyin içinde değil, bir anın içindedir!' diye bağırdı. Fırfır'ı heyecanla salladı. Koşarak kasaba meydanına gitti. Orada gördükleri kalbini ısıttı: Komşusuna alışveriş çantasını taşıyan yaşlı dede, düşen dondurması için ağlayan çocuğa kendi dondurmasını veren abla, birlikte uçurtma uçuran ve başarısız denemelere rağmen gülen iki kardeş... Her birinde, olağanüstü bir sıcaklık ve parıltı vardı. Rüya, fırçasını bu anların enerjisiyle doldurmaya karar verdi. Tuvalini açtı ve fırçasını, gördüğü tüm bu iyilik ve neşe dolu sahneleri hatırlayarak, gözleri kapalı bir şekilde hareket ettirmeye başladı. Fırfır, alışılmadık bir şekilde titreyerek renkler karıştırıyordu.
Fırça tuvalde dans etti. Önce yedi gökkuşağı rengi belirdi. Sonra, tüm bu renklerin birleştiği yerde, sanki bir sihir oldu! Rengin ne olduğunu tarif etmek zordu. Bazen sıcak bir altın sarısı gibi, bazen serin bir mavi-mor gibi, bazen de yemyeşil bir tazelik gibi görünüyordu. Hepsi bir arada, titreşiyor ve ışık saçıyordu. Bu, sevginin, yardımseverliğin ve saf mutluluğun rengiydi! Rüya, resmi bitirdiğinde, tuvalden yumuşak, huzur verici bir ışık yayılmaya başladı. O anda, gökyüzünde tekrar bir gökkuşağı belirdi ve bu sefer, açıkça, morun ötesinde Rüya'nın tuvalindekiyle aynı titreşen, gizemli sekizinci renk parlıyordu! Gökkuşağı, Rüya'nın keşfini selamlıyor gibiydi.
Rüya, resmini 'Gökkuşağının Kalbi' adını vererek kasaba sergisine astı. İnsanlar bu tuhaf ve güzel renge hayran kaldılar. Kimse ona kırmızı, mavi ya da mor diyemedi. Herkes onu kendi kalbinde hissettiği en güzel duygunun rengi olarak gördü. Rüya, artık her resminde bu özel rengi kullanıyordu. Onunla boyadığı her şey daha canlı, daha sevgi dolu görünüyordu. O günden sonra, her yağmurdan sonra insanlar gökyüzüne daha dikkatli bakmaya başladı. Çünkü biliyorlardı ki; eğer içinizdeki iyilik ve neşe yeterince parlarsa, gökkuşağının o gizli, sekizinci rengini görmek mümkündü. Ve Rüya, fırçası Fırfır ile birlikte, dünyadaki tüm güzellikleri bu sihirli renkle resmetmeye devam etti.