
Bir zamanlar, adı Mert olan, her daim yüzü gülen bir çocuk vardı. Mert'in gülümsemesi öyle sıcak ve içtendi ki, onu gören herkesin yüzünde de bir tebessüm belirirdi. Annesi ona, 'Senin gülüşün, kapalı kalpleri bile açan sihirli bir anahtar gibi,' derdi. Mert bu sözü pek anlamazdı, ta ki bir yaz gününe kadar. O gün, dedesinin eski, tozlu kitaplarının arasında, üzerinde güneş ışınları ve gülümseyen yüzler oyulmuş tuhaf, bronz bir anahtar buldu. Anahtar, Mert ona gülümsediği an, hafifçe ışımaya başladı.

Anahtarı alıp bahçeye çıkan Mert, onu nereye takacağını düşünürken, kulaklarına tatlı bir müzik sesi geldi. Ses, bahçenin sonundaki sık çalılıkların ardından geliyordu. Merakla çalılıklara yaklaştı. Aralarında, daha önce hiç fark etmediği, minik, taştan bir kemer gördü. Kemerin tam ortasında, anahtarına tıpatıp benzeyen bir kilitleme yeri vardı. Mert, anahtarı yerine yerleştirip gülümsedi. Bronz anahtar parladı ve taş kemer, rengarenk sarmaşıklar ve çiçeklerle kaplı, büyülü bir kapıya dönüştü! Kapı yavaşça açıldı.

Kapının ardında, Mert'in hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir bahçe uzanıyordu. Havada uçuşan ışık topları, konuşan çiçekler ve üzgün görünen tuhaf yaratıklar vardı. En dikkat çekeni ise, bahçenin tam ortasındaki devasa, ama solmuş ve kapalı bir gül çiçeğiydi. Yanına yaklaşan minik, mavi tüylü bir kuş, 'Hoş geldin Gülümseme Bekçisi! Burası Neşe Bahçesi. Ama uzun zaman önce burayı koruyan dev gül, son gerçek ve içten gülümsemeyi gördüğünden beri kapandı. Onun neşesi, tüm bahçenin can kaynağıydı. Şimdi her şey soluyor,' diye cikladı.
Mert, dev gülün yanına gitti. Yapraklarına dokundu, sohbet etmeye çalıştı ama hiç tepki gelmedi. Sonra, dedesinin anahtar hakkındaki sözlerini hatırladı. Belki de anahtar kelimeler değil, gülümsemeydi. Oturdu, gözlerini kapadı ve en mutlu anını düşündü: Ailesiyle birlikte güldükleri bir akşam yemeğini. İçinden gelen saf bir neşeyle, en samimi, en parlak gülümsemesi yüzüne yayıldı. O an, bronz anahtar cebinden fırlayıp havada asılı kaldı ve Mert'in gülümsemesinden çıkan altın rengi ışınları toplayıp dev güle doğru yönlendirdi.
Işınlar güle değdiği anda, mucize gerçekleşti. Dev gül yavaşça titredi, solmuş yaprakları canlı bir pembeye döndü ve kat kat açılarak göz kamaştırıcı bir güzellikle ortaya çıktı. Çiçeğin tam ortasından, ışıltılı bir toz bulutu etrafa yayıldı. Bu toz değdiği her yere neşe getirdi: Çiçekler şarkı söylemeye başladı, üzgün yaratıklar zıplayıp oynadı, hatta taşlar bile neşeli yüz ifadeleri kazandı. Bahçe, adeta bir neşe senfonisine dönüştü. Mavi kuş, Mert'in omzuna kondu, 'İşte bu! Unutulmuş olan şey buydu. İçten bir gülümseme! Sen onun anahtarını taşıyordun hep,' dedi.
Mert, bahçedeki yeni arkadaşlarıyla oyunlar oynadı, şarkılar söyledi. Ancak, akşam olmaya başlayınca eve dönmesi gerektiğini anladı. Vedalaşırken, dev gülün yapraklarından biri koparak ona doğru süzüldü ve Mert'in elinde küçüldü, parlak bir broş oldu. Mavi kuş, 'Bu, Neşe Bahçesi'nin hatırası. Onu taktığında ve gerçekten gülümsediğinde, kapı her zaman sana açılacak. Ama unutma, bu sihirli anahtar yalnızca senin gülümsemenle çalışır,' dedi. Mert, kapıdan çıkıp arkasına baktığında, kapı tekrar taş kemere dönüşmüştü. Ama cebindeki anahtar ve yakasındaki broş, her şeyin gerçek olduğunu hatırlatıyordu.
Mert eve döndüğünde, ailesi onun gözlerindeki parıltıyı fark etti. Nereye gittiğini sorduklarında, Mert sadece gülümsedi ve 'Gülümsememin bana gösterdiği özel bir yere,' dedi. O günden sonra, Mert'in sadece kendi mutluluğu için değil, başkalarını da neşelendirmek için gülümsemeye devam ettiği bir hayatı oldu. Çünkü artık biliyordu ki, en büyük sihir, paylaşıldığında çoğalan, içten bir gülümsemeydi. Ve belki de, etrafımızdaki dünyada, sadece doğru gülümsemeyle açılmayı bekleyen daha nice gizli kapılar vardı.