
Güneşli bir sabah, minik kasabanın en neşeli çocuğu Can, yatağından uyandığında tuhaf bir şey fark etti. Kalbinde her sabah hissettiği o sıcacık, cıvıl cıvıl duygu, sanki bir kuş gibi uçup gitmişti! Pencereden baktı, sokaklar aynıydı, çiçekler aynı güzellikte açıyordu, ama içinde bir şeyler eksikti. Annesinin hazırladığı ballı sütü bile içerken yüzünde o her zamanki kocaman gülümseme yoktu. Can, bu eksikliğe 'kayıp mutluluk' adını verdi ve onu bulmak için hemen yola koyulmaya karar verdi. İlk olarak, mutluluğun belki de en sevdiği oyuncak kutusunun içine saklandığını düşündü.

Oyuncak kutusunu altüst etti, renkli legoları, yumuşak ayıcığı, hışırtılı kitaplarını karıştırdı. Mutluluk orada değildi. Belki de bahçeye, rengarenk lalelerin arasına kaçmıştı? Koşarak bahçeye çıktı, çiçeklerin her birinin arkasına baktı, toprağı eşeledi, ama yalnızca bir solucan ve birkaç uğur böceği buldu. Tam umudunu kaybetmeye başlamıştı ki, komşusu yaşlı dede Ali Amca, sallanan sandalyesinde otururken onun telaşını fark etti. 'Neler oluyor küçük dostum, yüzün bir karış?' diye sordu Ali Amca, gözlerinde bilge bir ışıltıyla.

Can, olanları Ali Amca'ya anlattı. Ali Amca yumuşak bir gülümsemeyle, 'Mutluluk bazen gözle görülmez, paylaşınca çoğalır,' dedi ve cebinden küçük, el yapımı bir düdük çıkardı. 'Bu düdüğü çal, belki sesini duyar da gelir.' Can merakla düdüğü üfledi. Sesi duyan kasabanın diğer çocukları, Zeynep ve Mert, hemen yanına koştular. Can onlara da mutluluğunu kaybettiğini söyleyince, üçü birlikte aramaya karar verdiler. 'Belki parkta saklanıyordur!' diye fikir attı Zeynep.

Park, kaydıraklar, salıncaklar ve kum havuzuyla dopdoluydu. Çocuklar önce salıncakta sallandılar, rüzgarı yüzlerinde hissettiler. Can, bir an için içinizde bir kıpırtı hissetti ama tam değildi. Sonra Mert, 'Belki de mutluluk, birine yardım ettiğimizde ortaya çıkıyordur?' dedi. Tam o sırada, küçük kız Elif'in uçurtmasının ağaca takıldığını gördüler. Hep birlikte, dikkatlice, uçurtmayı kurtardılar. Elif'in yüzündeki sevinç ışıldadığında, Can'ın içinde de hafif, ılık bir his belirdi. Bu, kayıp mutluluğun küçük bir parçası olabilir miydi?

Kasabanın bilge çınar ağacının altında dinlenirken, Zeynep, 'Belki de mutluluk tek bir yerde durmuyor, bölük pörçük,' diye düşündü. 'Mesela, annemin yaptığı kurabiyeleri yerken, dedemin masal anlatışını dinlerken, ya da şu anda sizinle böyle otururken...' Can birden irkildi. Evet! Sabah hissettiği o yoğun neşe belki gitmişti, ama şu anda arkadaşlarıyla birlik olmanın verdiği sıcaklık, yardım etmenin huzuru, güzel bir günü paylaşmanın keyfi, hepsi küçük küçük mutluluklardı. Belki de mutluluk, dev bir yumurta gibi tek parça değil, bir mozaik gibi birçok küçük parçadan oluşuyordu.

Akşam olup da eve dönerken, Can'ın yüreği çok daha hafifti. Kapıyı açtığında, annesinin kucağına koştu ve gün boyu yaşadıklarını anlattı. Annesi onu kucakladı ve 'Canım oğlum,' dedi, 'mutluluk bazen misafir gibidir, gelir gider. Önemli olan, onu çağıran kapını, yani yüreğini hep açık tutmandır. Paylaşmak, yardım etmek, sevmek ve minnettar olmak, o kapıyı açan sihirli anahtarlardır.' O akşam, ailece sofraya oturduklarında, Can, lezzetli yemeğini yerken, babasının komik bir hikayesini dinlerken, için için yeniden dolduğunu hissetti. Kayıp mutluluk aslında hiç kaybolmamış, sadece biraz saklambaç oynamıştı. Ve en güzeli, onu ararken yeni, parlak mutluluk parçacıkları keşfetmişti.
Ertesi sabah Can uyandığında, içinde yine o tanıdık sıcaklık vardı, ama bu sefer daha da zengindi, çünkü içine arkadaşlık, yardım ve aşk da eklenmişti. Pencereden, Ali Amca'ya, Zeynep'e ve Mert'e el salladı. Artık biliyordu ki, mutluluk kasabası asla uzakta değildi; o, küçük bir gülümsemede, sıcak bir sarılmada, iyi bir kalple saklıydı. Ve en önemlisi, onu paylaştıkça büyüyor, saklandığı yerden çıkıp geliyordu. Minik kasaba, bir kez daha minik mutluluklarla dolup taşıyordu.