
Bir zamanlar, adı Can olan, meraklı gözleri ve her zaman gülümseyen yüzüyle tanınan küçük bir çocuk varmış. Can'ın çok özel bir yeteneği varmış: hayvanlarla konuşabiliyormuş! Bu yetenek onunla doğmuş, ama bunu ilk kez, bahçelerindeki kırmızı gagalı serçe Cikcik'le konuştuğunda fark etmiş. Cikcik, Can'a en sevdiği yemek olan ayçiçeği tohumlarından bahsediyormuş. O günden sonra Can, hayvan arkadaşlarıyla sohbet etmekten büyük keyif alıyormuş.

Bir gün, Can ormanda yürüyüşe çıkmış. Yaprakların hışırtısı ve kuşların şarkıları arasında, ağlayan minik bir ses duymuş. Sesin kaynağını bulmak için çalıların arasından ilerlemiş ve orada, yuvasından düşmüş, korkuyla titreyen küçük bir sincap yavrusu görmüş. 'Merhaba küçük arkadaşım,' diye fısıldamış Can yumuşak bir sesle. 'Neden bu kadar üzgünsün?' Sincap yavrusu, adının Fındık olduğunu ve ağaca tırmanırken kayıp düştüğünü, annesini bulamadığını anlatmış. Can, Fındık'ı avuçlarına alıp onu sakinleştirmiş. 'Endişelenme, seni annene kavuşturacağım,' demiş. Tam o sırada, yakındaki bir dalda bilge görünüşlü bir baykuş belirmiş.

Baykuş, adının Bilge Gece olduğunu söylemiş. Kanatlarını usulca açıp, 'Can, senin özel yeteneğini biliyorum. Orman, yardımına ihtiyacı olan birçok hayvanla dolu. Fındık'ın annesini bulmak için ormanın dilini dinlemelisin,' demiş. Can, gözlerini kapatıp dikkatlice dinlemiş. Rüzgarın taşıdığı fısıltıları, karıncaların minik ayak seslerini, hatta ağaç köklerinin toprak altındaki konuşmalarını duyabilmiş. Sonunda, uzaktan endişeli bir sincap sesi gelmiş. 'Bu yoldan gel,' diye rehberlik etmiş Bilge Gece. Can, Fındık'ı taşıyarak, çiçeklerle dolu bir patikadan ilerlemiş ve nihayet endişeyle etrafa bakınan anne sincaba ulaşmış. Kavuşma anı o kadar mutluluk doluydu ki, etraftaki çiçekler parlamış gibi görünmüş.
Anne sincap, minik Fındık'ı görünce sevinçten havalara zıplamış. Can'a teşekkür etmek için, ona ormanın en tatlı meyvelerinden toplamış. Can, bu sırada Bilge Gece'ye dönüp sormuş: 'Bu yeteneğimle daha nasıl yardım edebilirim?' Baykuş, derin düşünceli gözlerini kırpıp yanıt vermiş: 'Her hayvanın bir hikayesi var, küçük konuşmacı. Bazen sadece dinlemek, en büyük yardımdır. Şu anda, göl kenarında ayağı incinmiş bir leylek var. Ona da yardım etmek ister misin?' Can hevesle kabul etmiş ve yeni macerasına hazırlanmış.
Göl kenarına vardıklarında, uzun bacakları üzerinde zorlukla duran, bir ayağını kaldırmış genç bir leylek görmüşler. Adı Uzunbacak'mış ve balık avlarken kaygan bir taşa basıp incindiğini anlatmış. Can, hemen civardaki şifalı bitkileri bilen bir tavşandan yardım istemiş. Tavşan, iyileştirici özelliği olan yaprakları getirmiş. Can, bu yaprakları Uzunbacak'ın ayağına usulca bağlarken, leylek ona göldeki en güzel balıkların nerede olduğunu fısıldamış. Bir süre sonra Uzunbacak ayağının daha iyi olduğunu hissedince, minnettarlıkla kanat çırpmış.
O gün, Can ormandan ayrılırken, arkasında yeni arkadaşlar bırakıyormuş: Bilge Gece bir dalda ona el sallıyormuş, Fındık ve annesi ağaç tepesinden 'hoşça kal' diye cıvıldıyormuş, Uzunbacak gökyüzünde güzel bir daire çiziyormuş. Can eve döndüğünde, kalbi mutluluk ve macera doluymuş. Artık sadece hayvanlarla konuşabildiğini değil, onların dilini anlayarak nasıl yardım edebileceğini de öğrenmiş. O gece rüyasında, dünyanın dört bir yanından hayvanların ona hikayeler anlattığını görmüş. Uyandığında, bahçedeki Cikcik pencereye konmuş, yeni bir günün heyecanını getirmiş.
Can'ın hikayesi ormanda dilden dile yayılmış. Artık 'Küçük Konuşmacı' olarak tanınıyormuş. İhtiyacı olan her hayvan, onun yardım elini uzatacağını biliyormuş. Can ise her gün yeni bir şey öğreniyormuş: Karıncaların nasıl takım çalışması yaptığını, arıların danslarının ne anlama geldiğini, hatta solucanların toprağı nasıl zenginleştirdiğini. En önemlisi, tüm canlıların birbirine bağlı olduğunu anlamış. Bu özel yetenek, onu sadece bir konuşmacı değil, aynı zamanda iyi bir dinleyici ve gerçek bir arkadaş yapmış. Ve orman, onun ikinci evi olmuş.