
Güneşli bir cumartesi sabahı, Ela, Can ve Zeynep büyükannelerinin eski evinin bahçesinde oynuyorlardı. Büyükanne onlara, 'Çocuklar, tavan arasında sizin için sürprizler olabilir,' demişti. Ama üç kafadar tavan arasına çıkmak yerine, evin arka tarafında hiç fark etmedikleri küçük, paslı bir kapı keşfettiler. Kapı, yemyeşil sarmaşıkların arasında neredeyse görünmüyordu. Ela, 'Burası neresi olabilir?' diye merakla sordu. Can cesaretle kapının tokmağını tuttu - biraz zorlanarak açtı. İçerisi karanlık ve gizemli görünüyordu. Zeynep, 'Belki bir hazine odasıdır!' diye fısıldadı heyecanla.

Merdivenlerden aşağı indiklerinde, karşılaştıkları manzara onları büyüledi. Burası sıradan bir bodrum değildi! Tavanından yıldızlar gibi parlayan küçük ışıklar sarkıyor, duvarlarında tuhaf desenler parlıyordu. Ama en şaşırtıcı olan şey, odanın ortasında duran yedi tane büyük, kristal gibi şeffaf küp idi. Her küpün içinde farklı bir renk yavaşça dalgalanıyor gibiydi: kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, mor ve pembe. Can, 'Renkler canlı gibi!' diye haykırdı. Tam o sırada, köşeden minik bir ses duydular: 'Kim o? Kim geldi?' Küçük, tüylü, gökkuşağı renklerinde bir yaratık, bir kitap yığınının arasından onlara doğru süzüldü. Adı Pırıltı'ydı ve renklerin bekçisi olduğunu açıkladı.

Pırıltı, üzgün bir sesle hikayesini anlattı: 'Uzun zaman önce, bu dünyadaki tüm renkler bu odada saklanıyordu. Her sabah, ben onları dünyaya salardım: maviyi gökyüzüne, yeşili yapraklara, sarıyı güneşe... Ama geçen hafta, sihirli fırçam kırıldı. Renkler küplerin içine hapsoldu. Onları çıkaramıyorum. Dışarısı gittikçe soluyor.' Çocuklar pencereden dışarı baktılar. Hakikaten, bahçedeki çiçekler solgun, gökyüzü gridi. Ela, 'Pırıltı'ya yardım etmeliyiz!' dedi kararlılıkla. Zeynep, 'Peki ya sihirli fırça olmadan renkleri nasıl serbest bırakacağız?' diye sordu. Pırıltı, 'Belki... birlikte bir yol bulabiliriz,' diye cevap verdi umutla.
Çözüm aramaya başladılar. Can, küplerin etrafında dolaşırken, 'Bakın!' diye işaret etti. 'Her küpün altında farklı bir şekil var.' Hakikaten, kırmızı küpün altında bir kalp, mavinin altında bir dalga, yeşilin altında bir yaprak şekli vardı. Zeynep, 'Belki bunlar anahtarlardır!' diye düşündü yüksek sesle. Ela, odanın diğer tarafında, üzerinde aynı şekillerin oyulduğu yedi küçük yuva buldu. 'Şekilleri eşleştirmeliyiz!' dedi. Hep birlikte, her kristal küpü doğru yuvaya taşıdılar. Son küp yerine oturduğunda, odada yumuşak bir çınlama sesi yayıldı ve küpler parlak bir ışıkla parlamaya başladı.
Ancak renkler hâlâ serbest değildi. Pırıltı, 'Şimdi en önemli kısım,' dedi. 'Renklerin şarkısını söylemeliyiz. Her rengin kendi melodisi vardır.' Ama şarkıyı bilmiyorlardı. Zeynep, 'Belki renkler bize kendi şarkılarını söyletir,' diye önerdi. Ela, kırmızı küpün yanına oturdu ve gözlerini kapattı. 'Sıcak... sevgi dolu... heyecanlı...' diye mırıldandı. Can, mavi küpün yanında, 'Huzurlu... derin... özgür...' diye ekledi. Her çocuk bir renkle bağ kurduğunda, küplerden notalar yükselmeye başladı. Yedi renk, yedi farklı nota... Birlikte muhteşem bir melodi oluşturdular.
Renklerin şarkısı yükseldikçe, kristal küpler yavaşça erimeye başladı. Ama renkler kaybolmadı. Bunun yerine, odada dans eden ışık huzmelerine dönüştüler. Kırmızı ışık Ela'nın, mavi ışık Can'ın, yeşil ışık Zeynep'in etrafında döndü. Pırıltı sevinçle, 'Renkler sizi seçti! Artık onların taşıyıcıları sizsiniz!' diye açıkladı. 'Dünyaya renkleri geri götürmek için onları kalbinizde taşıyacaksınız.' Çocuklar, renk ışıklarının içlerine sızdığını hissettiler - sıcak, neşeli ve canlı. Pencereden dışarı baktıklarında, bahçenin yavaş yavaş canlandığını gördüler: çiçekler kırmızılaşıyor, yapraklar yeşeriyor, gökyüzü mavileniyordu.
Bodrumdan çıktıklarında, dünya eskisinden daha renkli görünüyordu. Pırıltı onlara veda etti: 'Artık renkler güvende. Ama unutmayın, renkler sadece dışarıda değil, içimizdedir. Neşeniz sarı, sevginiz kırmızı, huzunuz mavidir.' Çocuklar büyükannelerine koştular ve başlarından geçenleri anlattılar. Büyükanne gülümsedi: 'Ben de küçükken o bodrumda oynardım. Renkleri hep özel hissederdim.' O günden sonra, Ela, Can ve Zeynep dünyayı farklı gözlerle görmeye başladılar. Bir resim yaptıklarında, sadece boya kullanmadıklarını - içlerindeki renkleri paylaştıklarını biliyorlardı. Ve gizli bodrumun kapısı, bir daha asla sarmaşıkların arasında kaybolmadı; çünkü artık onların özel renk bahçesi olmuştu.