
Gece olmuştu ve yıldızlar gökyüzünde pırıl pırıl parlıyordu. Uyku zamanı gelmişti. Deniz, yatağına uzanmış, gözlerini kapatmaya hazırlanıyordu. Tam o sırada pencereden içeri hafif, ışıltılı bir şey süzüldü. Bu, Rüya Avcısı adında tatlı bir hayaletti! Adı Rüfik'ti. Rüfik, şeffaf ve yumuşak bir ışık gibiydi, mavi-beyaz renklerde parlıyordu ve sürekli gülümsüyordu. Elinde ise büyülü, parlak bir kelebek ağı tutuyordu. Bu ağla, çocukların rüyalarını topluyordu. Deniz'in başının üzerinde, henüz oluşmaya başlayan, pembe ve altın rengi bir rüya bulutu belirdi. Rüfik, ağını nazikçe salladı ve rüyayı yakaladı. Rüya, ağın içinde minik bir baloncuk gibi ışıldadı. Rüfik, 'Harika bir rüya bu!' diye fısıldadı ve onu sırtındaki görünmez bir torbaya koydu. Sonra, sessizce pencereden çıkıp geceye karıştı. Deniz ise derin ve rüyasız bir uykuya daldı.

Rüfik, diğer evlere de uğradı. Ali'nin uzay gemisiyle gezegenler arasında yol aldığı macera dolu rüyasını, Elif'in konuşan çiçeklerle dolu bir bahçede dans ettiği neşeli rüyasını ve Can'ın dev bir pastanın üzerinde kaydığı komik rüyasını topladı. Her rüya, farklı bir renkte ve şekilde parlıyordu. Rüfik'in sırtındaki torba, rengarenk ışıltılarla dolup taşıyordu. Ancak Rüfik bu rüyaları saklamıyordu. Onları, Ormanın Kalbindeki Gizli Ağaç Evine götürüyordu. Bu ağaç evin içi, yumuşak ışıklarla aydınlanmıştı ve duvarlarında binlerce küçük, parlak sandık vardı. Rüfik, topladığı rüyaları bu sandıklara özenle yerleştiriyordu. Her sandık, içindeki rüyanın rengine göre hafifçe parlıyordu. Burası, dünyadaki en güzel rüyaların geçici olarak korunduğu özel bir yerdi.

Ertesi sabah, Deniz uyandığında, gece güzel bir rüya görmediği için biraz şaşırmıştı. 'Acaba rüyam nereye gitti?' diye düşündü. O gün okulda, arkadaşları Ali, Elif ve Can da aynı şeyden bahsediyorlardı. Hepsi o gece rüya görmeden uyumuşlardı. Bu onları biraz üzmüştü. Çünkü rüyalar, macera dolu, eğlenceli ve bazen de çok güzeldi. Akşam olunca, Deniz penceresine oturup yıldızlara baktı ve içinden 'Keşke rüyalarım geri gelse...' diye bir dilek tuttu. Tam o anda, Rüfik pencerenin önünde belirdi! Deniz onu görünce korkmadı, çünkü Rüfik o kadar tatlı ve dostane görünüyordu ki. Rüfik, Deniz'e doğru eğildi ve mırıldandı: 'Merak etme, rüyalar güvende. Onları sadece temizlemek ve parlatmak için aldım. Bak, işte geri getiriyorum!'

Rüfik, ağzından minik, gümüşi bir ışık üfledi. Bu ışık, pencereden içeri girip Deniz'in alnına kondu. Aynı anda, Rüfik'in sırtındaki torbadan, Deniz'in pembe ve altın rengi rüya baloncuğu yavaşça yükseldi ve Deniz'in başının üzerinde yeniden belirdi. Rüfik, 'Rüyalar tozlanır ve karışır. Ben onları Gökkuşağı Sandıklarında dinlendirip, parlaklıklarını geri kazandırıyorum. Şimdi senin rüyan daha da güzel ve berrak!' dedi. Sonra, aynı şeyi Ali, Elif ve Can'ın evlerine de yaptı. Her çocuğun rüyasını, biraz daha parlak, biraz daha neşeli ve biraz daha renkli olarak geri verdi. Rüfik'in asıl görevi buydu: Rüyaları ödünç almak, onları güzelleştirmek ve sahiplerine geri vermek.

O geceden sonra, Deniz ve arkadaşları artık hiç endişelenmediler. Bazen sabah uyandıklarında rüyalarını hemen hatırlamasalar bile, 'Rüfik onu temizliyordur, bu akşam geri getirir!' diye düşünüp gülümserlerdi. Rüfik, her gece şehrin üzerinde sessizce süzülür, bazen rüyaları toplar, bazen de parlatılmış rüyaları geri dağıtırdı. Çocuklar onu ara sıra pencerelerinde görür, ona el sallarlardı. Rüyalar, artık daha canlı renklere, daha tatlı kokulara ve daha heyecanlı maceralara sahipti. Herkes anlamıştı ki, Rüfik bir rüya hırsızı değil, bir Rüya Dostu'ydu. Ve onun sayesinde, her gece biraz sihir, biraz renk ve bolca neşe, uykulara misafir oluyordu. Deniz, o gece, Rüfik'in kendisine geri verdiği rüyada, ışıldayan bir gökkuşağından kayarak uçan balonlarla dolu bir diyara gitmişti. Ve bu, şimdiye kadar gördüğü en harika rüyaydı.