
Uzun zaman önce, gürültünün hiç bilinmediği, Meltem Köyü adında küçük bir köy vardı. Burada her şey huzur içindeydi; kuşlar yumuşak şarkılar söyler, yapraklar usulca hışırdar, insanlar tatlı fısıltılarla konuşurdu. Köyün tam ortasında, yaşlı Bilge Dede'nin evinin bahçesinde, eski ama büyülü görünümlü bir sandık dururdu. Sandık, koyu ahşaptan yapılmıştı, üzerinde yıldız ve ay motifleri oyulmuştu ve kenarlarından hafif bir ışık sızardı. Bilge Dede, torunu Ela'ya bu sandığın 'Sessizliği Saklayan Sandık' olduğunu anlatırdı. İçinde, köyün tüm huzurunun, dinginliğinin ve tatlı sessizlik anlarının saklı olduğunu söylerdi. Sandık, bu sessizliği özenle korur, gerektiğinde köye yayardı. Ela, sandığa her baktığında içinde neler olup bittiğini merak ederdi.

Bir gün, köye uzak diyarlardan gürültülü, şamatacı bir rüzgar esti. Bu rüzgar, her dokunduğu şeyi gürültüye boğuyordu; kapılar gıcırdıyor, tencereler takırdıyor, hayvanlar bağırıyordu. Köydeki huzur kaçmış, herkes tedirgin olmuştu. Bilge Dede, Ela'yı yanına çağırdı ve 'Ela, sandık biraz yardımımıza ihtiyaç duyuyor. İçindeki sessizlik dağılmaya başladı. Onu toplamalı ve köye geri yaymalıyız,' dedi. Ela, hem heyecanlı hem de biraz korkuydu. Bilge Dede, sandığın kilidini açtı. İçinden parlak, gümüşi bir ışık çıktı. Sandığın içi, küçük, yumuşak seslerin ve sessizlik parçacıklarının uçuştuğu minik bir evren gibiydi. Ela, sandığa doğru eğildi ve içine baktı.

Sandığın içinde, 'Fısıltı Kanatlıları' adında minik, ışıklı böcekler uçuşuyordu. Her biri, köyün farklı bir sessizlik anısını taşıyordu; birinin kanatlarında sabah çiyinin damlasına düşüş sesi, diğerinde bir bebeğin uyku nefesi vardı. Ancak gürültülü rüzgar, bu nazik yaratıkları ürkütmüş, bir köşeye toplanmışlardı. Bilge Dede, 'Onları sakinleştirmeliyiz. Sessiz bir şarkı söyle, Ela,' dedi. Ela, bildiği en yumuşak ninniyi mırıldanmaya başladı: 'Laa lulu laa, rüzgar din, dünya uyu...' Fısıltı Kanatlıları, yavaş yavaş bu tatlı sese doğru çekildi. Işıkları daha da parladı. Ela, avucunu açtı ve birkaç tanesi nazikçe üzerine kondu. Onların titreşimleri, teninde ılık bir huzur hissi yaydı.
Fısıltı Kanatlıları sakinleştikten sonra, onları köye geri yaymak gerekiyordu. Bilge Dede, sandığın kapağını tamamen açtı ve 'Şimdi, özgürce uçun ve sessizliği her köşeye götürün!' diye fısıldadı. Minik ışıklı böcekler, sandıktan bir ışık nehri gibi aktı. Köyün sokaklarına, evlerin pencerelerinden içeri, ağaçların dallarına dağıldılar. Gittikleri her yere, taşıdıkları sessizlik anılarını bıraktılar. Gıcırdayan kapı yavaşça kapandı, takırdayan tencere duruldu, bağıran hayvanlar mırıldanmaya başladı. Gürültülü rüzgar, bu dinginlik karşısında gücünü kaybetti ve usulca uzaklaştı. Köy, yeniden o tanıdık, tatlı sessizliğine kavuştu. Yıldızlar parladı ve ay, bulutların arasından gülümsedi.
Ertesi sabah, Meltem Köyü her zamankinden daha huzurluydu. Ela, Bilge Dede ile birlikte sandığın yanında oturuyordu. Sandık, artık daha sakin bir ışıkla parlıyordu. Bilge Dede, Ela'nın başını okşayarak, 'Gördün mü, sessizlik kırılgan bir hazinedir. Onu korumak hepimizin görevi. Bazen onu saklamak, bazen de paylaşmak gerekir,' dedi. Ela, artık sandığın sırrını biliyordu. O günden sonra, köydeki çocuklar sessizliğin değerini daha iyi anladı. Gerektiğinde oyun oynayıp şarkı söylerler, ama dinlenme zamanında da Fısıltı Kanatlıları'nın işini kolaylaştırırlardı. Sessizliği Saklayan Sandık, köy meydanında bir hatırlatıcı olarak kaldı ve Meltem Köyü, uzak diyarlardan bile duyulan bir huzur diyarı olarak anıldı.