
Elif, yağmur sonrası mis gibi kokan ormanda yürümeyi çok severdi. Özellikle de yeni aldığı sarı çizmeleriyle! O gün, annesiyle birlikte orman yolunda ilerlerken, ıslak toprakta tuhaf izler fark etti. Bunlar sıradan ayakkabı izleri değildi. Bazıları mavi parlıyor, bazıları küçük yıldız şekilleri bırakıyordu. Elif heyecanla annesine döndü: 'Anne, bak! Bu izler nereye gidiyor acaba?' Annesi gülümsedi: 'Belki de seni özel bir yere davet ediyorlardır. İstersen takip edebiliriz.' Elif, kalbi pır pır atarak, sihirli izleri takip etmeye başladı.

Mavi parlayan izler, onları ormanın derinliklerine götürdü. Elif, her izin farklı bir hikâye anlattığını fark etti. Küçük, seken izler, bir sincabın fındık toplama macerasını; büyük, derin izler ise nazik bir ayının bal bulma sevincini anlatıyor gibiydi. Sonra, minik, nokta nokta izler çıktı karşılarına. 'Bunlar bir kirpinin izleri olmalı!' diye düşündü Elif. İzler onları, rengârenk çiçeklerle dolu bir çayıra götürdü. Çayırın ortasında, üzerinde 'Hoş Geldiniz' yazan, minik taşlarla süslenmiş bir tabela vardı.

Tabelanın yanında, kocaman, yumuşak bir mantarın üzerinde oturan yaşlı, bilge görünümlü bir kaplumbağa vardı. Kaplumbağa, gözlüklerinin üzerinden onlara baktı ve yavaşça konuştu: 'Merhaba küçük iz okuyucusu. Benim adım Tarık. Bu izler, orman sakinlerinin duygularını ve maceralarını kaydeder. Sen onları okuyabildiğine göre, özel bir yeteneğin var.' Elif şaşkınlıkla 'Ben mi? Ama ben sadece çizmelerimle yürümeyi seviyorum.' Tarık kaplumbağa gülümsedi: 'İşte sihir de burada zaten. Kalbi açık olanlar, izlerdeki hikâyeleri görebilir.'
Tarık kaplumbağa, Elif'e bir görev verdi. Ormanın küçük sincabı Liko, en sevdiği oyuncağını kaybetmişti. Onun üzgün, düzensiz izlerini bulup, oyuncağa ulaşmasına yardım etmeliydi. Elif hevesle kabul etti. Liko'nun kararsız, bir o yana bir bu yana giden izlerini takip etti. İzler bazen ağaç köklerine dolanıyor, bazen de durup geri dönüyordu. Elif, izlerin anlattığı hikâyeyi dikkatle dinledi: 'Liko burada çok oynamış... sonra korkmuş... ah, şurada bir şey görmüş ve kaçmış!'
Sonunda, izler onları dev bir meşe ağacının kovuğuna götürdü. Kovuğun içinde, minik bir kırmızı top duruyordu. Tam o sırada, Liko da üzgün üzgün yanlarına geldi. Elif, topu ona uzattı. Liko'nun gözleri sevinçle parladı! 'Teşekkür ederim! Onu kocaman bir kelebeği izlerken düşürmüştüm,' diye cikladı. Liko, minik patileriyle Elif'in avucuna bir meşe palamudu bıraktı. 'Bu, senin için bir teşekkür hediyesi. Onu dikersen, senin de hikâyeler anlatan bir ağacın olur.'
Elif, palamudu evlerinin bahçesine dikti. Tarık kaplumbağanın dediği gibi, bu ağaç büyüdükçe, yapraklarının hışırtısından hikâyeler duyulacaktı. O günden sonra, Elif sadece ormanda değil, parkta, sahilde, hatta şehirde yürürken bile ayakkabı izlerine daha dikkatli bakmaya başladı. Çünkü artık biliyordu ki, her izin anlattığı bir öykü vardı. Tek yapması gereken, merakla dinlemekti. Annesi ona 'Bizim küçük dedektifimiz' demeye başlamıştı. Elif ise kendisine 'hikâye okuyucu' demeyi tercih ediyordu.