
Uzun zaman önce, mavi derinliklerde yaşayan küçük bir Yakamoz vardı. Adı Pırıltı'ydı. Pırıltı, geceleri denizin yüzeyine çıkar, ayın ışığında dans eden minik ışık toplarından oluşan ailesiyle birlikte gökyüzüne bakardı. Ama onun kalbi hep uzaklardaki, kayalıkların üzerinde duran yüksek Deniz Feneri'ne çarpardı. Fenerin her gece yaktığı o sıcak, sabit ve güven verici sarı ışığı, Pırıltı'nın kendi titrek mavimsi ışığından çok farklıydı. 'Keşke ona dokunabilsem,' diye düşünürdü iç geçirerek, 've ışığımı onunkiyle birleştirebilsem.' Ailesi ise onun bu hayalini duyunca gülerdi. 'Biz yakamozlarız, sevgili Pırıltı,' derlerdi. 'Bizim dansımız geçicidir, o ise sağlam ve daimidir. Deniz ile kara asla buluşamaz.' Ama Pırıltı'nın içindeki merak ve sevgi, onu her gece fenerin ışığına biraz daha yaklaşmaya zorluyordu.

Bir gece, cesaretini toplayan Pırıltı, ailesine veda etti. 'Gidip onunla tanışacağım!' dedi kararlılıkla. Dalgaların yardımıyla kıyıya doğru ilerlemeye başladı. Yolculuğu zorluydu. Büyük bir denizatı onu sırtına alıp bir süre taşıdı, bilge bir deniz kaplumbağası ona akıntılardan nasıl kaçınacağını öğretti, ve şarkı söyleyen bir yunus sürüsü ona neşeli bir eşlik etti. Her biri, 'Dikkatli ol, küçük ışık,' diye uyarıyordu, 'karaya vurduğunda ışığın sönebilir.' Ama Pırıltı'nın kalbi Deniz Feneri'nin çağrısıyla doluydu. Sonunda, şafak sökmeden hemen önce, ıslak kumların üzerinde, fenerin tam dibinde buldu kendini. Heyecanla titriyordu. Yukarı baktı. Fener o kadar yüksek, o kadar heybetli görünüyordu ki!

Tam o sırada, Deniz Feneri'nin bekçisi yaşlı Martı Rüzgar, kanatlarını çırparak inip Pırıltı'nın yanına kondu. 'Vay, vay!' dedi şaşkınlıkla. 'Seni burada ne yapıyorsun, küçük yakamoz? Senin yerin denizde.' Pırıltı, titreyen ışığıyla cevap verdi: 'Ben... ben Fener'in ışığına aşığım. Onunla tanışmak istiyorum. Acaba bana da bakabilir mi?' Martı Rüzgar'ın yüreği eridi. 'Peki,' dedi nazikçe. 'Ama sen karada çok uzun süre kalamazsın. Gel, seni onunla tanıştırayım.' Ve Pırıltı'yı gagasının ucunda nazikçe kaldırıp, fenerin en tepesindeki camlı odaya, büyük lambanın yanına götürdü.
İçeri girdiklerinde, Pırıltı kendini muhteşem bir sarı ışık denizinin ortasında buldu. Lamba, yavaşça dönüyor ve odayı sıcaklıkla dolduruyordu. Pırıltı, heyecanla yaklaştı. 'Merhaba!' diye fısıldadı. 'Ben Pırıltı'yım. Işığın... çok güzel.' Lamba parıldayarak cevap verir gibiydi, ama konuşamıyordu tabii ki. O an, Pırıltı anladı. Fener'in görevi buydu: Sessizce, sadakatle ışık saçmak ve denizcilere yol göstermek. Kendi ışığı ise bir kutlamaydı, denizin neşesini gökyüzüne anlatan geçici bir dans. Birbirlerinden farklı, ama ikisi de güzeldi. Pırıltı, lambanın camına usulca değdi. O anda, mavi ışığı ile fenerin sarı ışığı bir anlığına birleşti ve odada büyülü bir turkuaz renk parladı. Bu, tanışmanın ve saygının ışığıydı.
Güneş doğmak üzereydi ve Pırıltı'nın ışığı solmaya başladı. Martı Rüzgar onu hemen alıp aşağı, denize doğru uçurdu. 'Teşekkür ederim,' dedi Pırıltı halsizce. 'Hayalim gerçek oldu.' Martı gülümsedi: 'Artık sen de onun bir parçasısın, küçük dostum.' Pırıltı, suya düşer düşmez, enerjisini geri kazandı. O günden sonra, her gece Pırıltı ve tüm yakamoz ailesi, Deniz Feneri'nin ışığına doğru en parlak, en coşkulu danslarını yapmaya başladılar. Onların mavi ışıltıları, fenerin sarı huzmesini selamlıyor, deniz ile kara arasında görkemli bir ışık şöleni oluşturuyordu. Denizciler bu manzarayı 'Yakamoz'un Işığa Uzanan Dansı' diye adlandırdı ve onu görmenin uğur getirdiğine inandı. Pırıltı, sevdiğine asla dokunamayacağını bilse de, artık onunla her gece bu özel dans aracılığıyla konuşabildiğini biliyordu. Ve bazen, fenerin ışığı dalgaların üzerinde parladığında, içten içe turkuaz bir renk yanardı; bu, iki farklı dünyadan iki ışığın dostluğunun sessiz hatırasıydı.