
Küçük bir kasabanın en sakin sokağında, herkesin 'Terzi Dede' diye seslendiği, gümüş saçlı, gözlüklü bir terzi yaşardı. Dükkânının camında, 'Zamanın Dikişlerini Diken Terzi' yazardı. Bu, herkesin merak ettiği bir sözdü. Terzi Dede'nin dükkânı, tıkır tıkır işleyen saatlerin, renk renk iplik yumaklarının, kumaş parçalarının ve eski dikiş makinelerinin arasında, sıcacık bir yerdi. Bir gün, okuldan eve koşarken zamanın yetmediğinden yakınan Ali, dükkânın önünde durdu. İçeride, Terzi Dede, bir ceketin cebine, ışıl ışıl parlayan altın rengi bir iplikle dikiş dikiyordu. Ali, kapıyı usulca itti. Çıngırak 'çın' diye çaldı. Terzi Dede başını kaldırıp gülümsedi: 'Hoş geldin yavrum. Sanırım senin de zamanla bir derdin var.' Ali şaşırdı. 'Siz nereden anladınız?' diye sordu. Terzi Dede, gözlüğünün üzerinden bakarak, 'Zamanı yetmeyenlerin yüzündeki telaşı dikmekte ustayımdır,' dedi.

Terzi Dede, Ali'yi içeri davet etti. Masasının üzerinde, normal iplik yumaklarından farklı, incecik, gümüş, altın ve mavi renklerde parıldayan iplikler duruyordu. 'Bunlar,' dedi Terzi Dede ciddi bir sesle, 'zaman iplikleri. Gümüş olan sabah vaktini, altın olan öğle neşesini, mavi olan da sakin akşam vaktini temsil eder.' Sonra, çekmecesinden küçük, kadife kaplı bir kutu çıkardı. İçinde, üzerinde minik saat kadranları işlenmiş, düğme büyüklüğünde, ışıltılı cepler vardı. 'Ben,' diye açıkladı Terzi Dede, 'bu özel ipliklerle, bu sihirli cepleri giysilere dikerim. Ama önce, cebi hak etmek gerekir. Zaman, cebine sığsın istiyorsan, onu nasıl kullanacağını öğrenmelisin.' Ali'nin gözleri parladı. 'Nasıl yani?' Terzi Dede, Ali'nin sırtındaki okul ceketini işaret etti. 'Şu cebine bir bak. İçi boş, değil mi? Zaman da öyle. Onu doldurmazsan, boşlukta kaybolur gider. Ama doğru şeylerle doldurursan, genişler, seni rahatlatır.'

Terzi Dede, Ali'ye bir teklifte bulundu. 'Gel, bugün bana yardım et. Sen çalışırken, zamanın nasıl davrandığını göreceksin.' İlk iş olarak, dağınık dükkânı birlikte topladılar. Ali, iplik yumaklarını renklerine göre ayırdı, kumaşları katladı. İşe daldığında, dışarıdaki saat kulesinin çanlarını duymadı bile. Terzi Dede gülümsedi: 'Gördün mü? Yaptığın işten keyif aldığında, zaman sessizce ve hızlıca akar. Telaş yok.' Sonra, Ali'den çok sıkıcı bir iş yapmasını istedi: Onlarca düğmeyi boyutlarına göre ayırmak. Ali, içini sıkıntı basarak başladı. Dakikalar geçmek bilmiyordu. 'İşte,' dedi Terzi Dede, 'zaman sen sıkıldığında ağırlaşır, ayaklarına çelme takar. Ama ona bir oyun katabilirsin. Haydi, bu düğmeleri renklerine göre de sayalım, bir desen yapalım.' Ali, düğmelerle renkli bir gökkuşağı yapmaya başlayınca, sıkıntısı dağıldı ve iş çabucak bitti.
Öğleden sonra, Terzi Dede sihirli ceplerden birini aldı. 'Şimdi,' dedi, 'zamanı cebine sığdırmanın sırrını öğrendin. İşini severek yap, sıkıcı anlara küçük oyunlar kat, bir işe başlamadan önce hazırlan. Böylece zaman senin için genişler.' Sonra, Ali'nin ceketinin iç cebine, o minik, saat işlemeli kadifeyi, altın iplikle dikkatlice dikti. Dikiş bittiğinde, cep hafifçe parıldayıp sönükleşti, normal bir cep gibi göründü. 'Bu cep,' diye anlattı Terzi Dede, 'sen doğru şeyler yaparken, yani zamanını iyi kullanırken, sana o zamanı hatırlatacak. Telaşlandığında, cebine elini at, sakinleş. Unutma, zamanı yavaşlatan sihirli bir cep değil bu. Sihir, senin onu nasıl kullandığında.' Ali, cebine dokundu. Ilık, huzurlu bir his yayıldı içine. Ertesi gün okulda, ödevini yaparken, oyun oynamak için zamanı kalmayacağından korktu. Sonra Terzi Dede'nin sözlerini hatırladı. Önce ödevine odaklandı, sonra da arkadaşlarıyla keyifle oynadı. Cebine her dokunduğunda, zamanın aslında yeterli olduğunu hissetti.
Ali, artık zamanını daha iyi yönetiyordu. Bu sırrı, zaman yetmediğinden yakınan diğer arkadaşlarına da anlattı. Hep birlikte Terzi Dede'yi ziyarete gittiler. Terzi Dede, her birine zaman ipliklerinden ve küçük sihirli ceplerden bahsetti, ama en önemli dersi tekrarladı: 'Zamanı cebinize sığdırmak istiyorsanız, önce onu kalbinizde doğru şekilde kullanmayı öğrenin. Plan yapın, ertelemeyin, yaptığınız işe kendinizi verin. O zaman, gününüz sihirli bir şekilde size yetecek kadar uzayacak.' Çocuklar, bu bilgiyle evlerine döndüler. Terzi Dede ise dükkânında, bir başka telaşlı misafiri için, zamanın dikişlerini dikmeye devam etti. Küçük kasabada, zamanın yetmediğinden yakınanlar azaldı. Çünkü herkes biliyordu ki, sakin sokaktaki o küçük dükkânda, zamanın nasıl genişletileceğinin değil, nasıl değerli kılınacağının sırrı saklıydı. Ve gerçek sihir, o ışıltılı ipliklerde değil, her birinin kendi ellerindeydi.